Adile Sultan'ın Hikayesi

1870’de doğan Cemal, maharetli ve çalışkan bir aşçıdır ve en büyük özelliği de her günün sonunda çalıştığı lokantalarda kalan yemekleri sokak hayvanlarına dağıtmasıdır. Zaman içinde Cemal, ahali arasında “Mancacı Cemal” olarak nam salar.  (Mancacılık, Osmanlı’da bir meslek. Yaptıkları iş de ahaliden topladıkları paralarla sokak hayvanlarını beslemek.)

 

Aynı yıllarda, Sultan Abdülmecit’in yardımseverliği ve edebiyata olan ilgisiyle bilinen kız kardeşi Adile Sultan da İstanbul’da yaşamakta ve türlü hayır işleriyle uğraşmaktadır. Yine bir hayır yemeği hazırlığındaki Adile Sultan bu hayrın aşçısı olarak tavsiyeler üzerine, herkesin güzel andığı, 26 yaşındaki Cemal’i görevlendirir. 

 

Cemal, Adile Sultan’ın teklifini emir telakki edip, göreve başlar; ancak serde hayvan sevgisi var, her gün kalan yemekleri sokak hayvanlarına dağıtmaya devam eder. “Sen Sultan’ın yemeklerini sokak hayvanlarına nasıl verirsin” diyen birkaç kişinin densizliği huzursuz eder Cemal’i... İlk maaşını aldığı gece uyku tutmaz ve vicdani olarak rahat etmeyince, Sultan’ın huzuruna çıkıp, destursuz yaptığı hareketi anlatıp, aldığı altınları iade eder. 

 

Cemal’in hikâyesini dinleyen Adile Sultan genç adamın hayvan sevgisinden ve dürüstlüğünden etkilenip; hem maaşına zam yapar, hem de Cemal’i emrindeki kızlardan biriyle evlendirmeyi teklif eder. Zira Cemal hem dürüst, hem vicdanlı, hem de işinde çok maharetlidir.

 

Zamanla Adile Sultan ile Mancacı Cemal arasında özel bir bağ kurulur. Biraz dostluk, biraz anne çocuk sevgisi kokan bir bağ... 

 

Gel zaman, git zaman takvimler 1899’u gösterdiğinde Cemal’in bir kızı olur. Cemal’in kızını, torunu bilen Adile Sultan, doğan bebeğe genç yaşta kaybettiği kendi kızının adını verdikten kısa bir süre sonra, aynı yıl içinde yaşamını yitirir. 

 

Mancacı Cemal’in, adını Adile Sultan’ın kaybettiği kızından alan Hayriye, babasının göz bebeği olarak büyür; ama genç kızlığa adım attığı günlerde baş gösteren sağlık problemleri, yaşamının devamında peşini bir türlü bırakmaz. 

 

Sağlık sorunlarına karşın, aşkı yakalayan Hayriye, 1925 yılında yuva kurar, iki yıl sonra da anne olur. 57 yaşında dede olan Mancacı Cemal, bu ailenin yapı harcı olan, çok sevdiği Sultan’ın anısına, torununa Adile Sultan adını verir. 

 

Her şey güzel gider ve Adile Sultan büyürken; Hayriye, adı gibi kaderini de paylaşır Adile Sultan’ın kızının ve hayatını kaybeder. Hemen peşi sıra da bu kaybın ağırlığını taşıyamayan eşi, Mancacı Cemal’e bir mektup bırakıp ve bebeğini ona emanet eder; Hayriye’nin çekilmiş tek fotoğrafını da yanına alıp meçhule karışır...

 

Dede Mancacı Cemal ve iki yaşındaki Adile Sultan bebek bu koca dünyada baş başa kalır...

 

Takvimler 1929’u göstermektedir... 

 

“Bazen biri; bir düş kurar, bir hikaye yazar” diye başlamıştık ya; işte dede torunun birlikte başladıkları bu hayat da bizim düşümüzün, hikayemizin kaynağı aslında. 

 

ADİLE SULTAN VE DEDESİ

 

1927’de doğan Adile Sultan, Cumhuriyet’le birlikte büyümektedir... Savaştan çıkmış ülkenin; birlik halinde, tek vücut olduğu yıllardır... Bir yandan dedesi Mancacı Cemal’in rahle-i tedrisinden geçmekte, diğer yandan genç Cumhuriyet’in eğitim atılımından nasiplenmektedir. 

 

Kurtuluş Savaşı süresince, Mancacı Cemal tüm varlığını mücadeleye aktarır. Savaş sonrasında, mali durumları çok iyi olmasa da dedesi Mancacı Cemal’le birlikte kendilerine yetecek bir hayat kurarlar. Bu arada Adile Sultan’ın henüz okula başladığı yıl, Soyadı Kanunu çıkmış ve dedesi -tahmin edeceğiniz gibi- “Mancacı” soyadını seçmiştir ailesi için. 

 

Harf devriminin ilk kuşaklarından olan Adile Sultan Mancacı, döneminin az sayıda üniversite okuyan öğrencisi arasına girer. Başarılı bir öğrencidir; diğer yandan ev işlerinden yemek yapmaya, doğadaki bitkileri tanımaktan terziliğe kadar türlü hüneri vardır. 

 

Henüz çocukken dedesinden duydukları da dahil olmak üzere öğrendiği ve deneyimlediği her şeyi not etmeye başlar. Yıllar içinde bu notlarla çok sayıda defter dolar. Kimi zaman bir yemek tarifi yazar defterine, kimi zaman dedesinden duyduğu ya da komşularından öğrendiği bir geleneğini. Hayatında ne olursa, ona ne dokunursa satırlarına yansır. Kimi zaman bir şiir, kimi zaman bir balo ya da törene dair izlenimler... Ve mutlaka yemek tarifleri ve yeme içme kültürüne dair notlar...

 

Adile Sultan, 1951’de dedesini kaybeder, 1958’de de evlenir. 1962’de doğan oğluna, Neşet adını verir. 

 

Hayatını kaybettiği 1979 yılına kadar çalışkan ve üretken bir hayat sürer. Zaman zaman yaşadıkları maddi güçlükler, yaşam sevincine asla ket vuramaz. Adile Sultan; dedesi Mancacı Cemal’den dinlediği hikayeler, aldığı eğitim ve dönemin şartlarıyla birlikte sevgi dolu, yardımsever, çalışkan, bir kadın, iyi bir anne ve bu arada çok da iyi bir aşçı olmuştur.

 

En büyük hayali, oğlu Neşet’le birlikte bir yer tutup; dedesi Mancacı Cemal’in tariflerinin de sunulduğu zengin ve leziz bir menüyle bir ev lokantası açmaktır.

 

Öyle bir yer hayal eder ki; bu lokantada “yemekler leziz olacaktır” ve “ihtiyaç sahiplerine yardım edilecektir”. Özellikle de çocuklara. Adile Sultan, annesi gibi erkenden gideceğini bilir gibi, durmadan yazar... Hayalleriyle defterler dolar.

 

52 yaşında, oğlu Neşet 21 yaşındayken, beklenmedik bir anda hayatını kaybeder. Geride bir evlat, ciltlerce defter ve yarım kalmış bir hayat bırakarak...

 

ADİLE SULTAN’DAN SONRA...

 

“Geride ciltlerce defter ve yarım kalmış bir hayat bırakarak” dedik ya...

 

Yıllar içinde bu hikaye dilden dile aktarılıp, kuşaklar arasında yayıldıkça; yarım kalan o hayat, yepyeni hayatlara can suyu verdi ve yepyeni hikayelerin oluşmasına vesile oldu. Kimi zaman defterin köşesine yazılmış bir anekdot, kimi zaman not alınmış bir dede öğüdü ilham oldu. 

 

Adile Sultan Ev Yemekleri’nin hikayesi de kökeni aile büyüğü Mancacı Cemal’e kadar uzanan, Adile Sultan’ın defterlerinden beslenen bir hikaye. Yeni kuşakların; aile tarihinden feyz alıp, geleceğe uzanıp yazdıkları bir hikaye.

 

Biz Adile Sultan’a, Mancacı Cemal’e; el yazması tarifleriyle mutfağımızı aydınlatan Adile Sultan’a inandık. Bu inançla kendi hikayemize yelken açtık. Onların yaşadıklarını, öğütlerini, tariflerini kendimize rehber yaptık ve bu rehberlikte lezzet, dostluk, vefa ile örülmüş bir geleceğe doğru yürüyoruz.

 

Biz, bu tarihi hikayenin sevgiyle, lezzete doğru yürüyen, adı anılan anılmayan tüm güzel yürekli insanlara inandık. 

 

“Hikaye” olduğunu söylüyoruz; ama kim bu hikayenin gerçek olmadığını iddia edebilir ki?

 

Biz, hikayemize inandık. 

 

Gün gelecek karşımızdaki hikayeye bakıp, yüzümüzde bir tebessüm, hikayenin güzelliğine hayran kalacağız. 

 

Buna eminiz. 

 

Çünkü bu, bir hikaye olmakla birlikte, biliyoruz ki bütünüyle gerçek. 

Kendini gerçekleştirecek!