“Kahve bahane, sohbet şahane”

Kahvehanelerin tarihi ve değiştirici gücü:

“Kahve bahane, sohbet şahane”

“Kahvehane” denildiğinde aklınıza ne geliyor? Eğer şehrin çok da merkezi olmayan bir mahallesinde oturuyorsanız, muhtemelen kağıt oyunları oynayan erkeklerle dolu kapalı mekanlar gelir aklınıza. Yok eğer sayfiye ya da köy kahvehanelerini biliyorsanız, hayalinizde canlanan kahvehane, köy ahalisinin -yine sadece erkekler- gün içinde birkaç kez uğradıkları birer sosyalleşme alanı, bir nevi köyün yaşam alanı olarak canlanır gözünüzde. 

İkinci örnek, aslında “kahvehane” kavramının özüne daha yakın. Zira her köyün bir meydanı; meydanında bir camisi, bir kahvesi, bir çeşmesi vardır Anadolu’da. Köylü sabah işe başlamadan kahvehaneye uğrar, gün içinde iş arasında uğrar, işi bitirince uğrar, akşam yemeğinden sonra yine uğrar. Başta yaşlılar olmak üzere, işi olmayanlar günün neredeyse tamamını kahvehanede geçirir. Özellikle yaşlılar ezan sesini duyunca kalkıp camiye gider, namazdan sonra gelip, yine aynı sandalyeye otururlar. Köy kahvelerinde genellikle televizyon açıktır ve eğer o gün ilçe merkezine gidip de dönen olduysa yanında getirdiği gazete ya da gazeteler masalar arasında dolaşır durur. Ola ki o gün kahvehaneye günün gazetesi gelmediyse, bir önceki günün gazetesi okunmaya devam eder. İlginç bir detay olarak eklemeliyiz ki pek çok kahvehanede bu gazeteler parçalara ayrılmıştır. Spor sayfaları revaçta olmak üzere, herkes gazetenin ilgi duyduğu sayfasının peşindedir. Köy kahvelerinde oturduğunuz yerin kıymeti mevsime ve günün saatine göre değişir. Örneğin yaz ayında ağacın altındaki gölge masa en kıymetliyken, kış aylarında sobaya en yakın masa kıymetlenir. Gün içinde cama yakın masa yeğlenirken, akşam olduğu vakit televizyonu en güzel gören ve sesini en rahat duyabildiği masaya oturmaya meyleder köylü. 

Gün içinde kapı önlerinde, akşamları ev gezmelerinde bir araya gelen köyün kadınları kahvehane eksikliğini hissediyor mu, bu durumdan şikayetçiler mi bilemiyoruz. Diğer yandan köyün erkekleri akşamları dahil, niçin zamanlarının çoğunu evlerinde değil de kahvehanede geçirir o da bilinmez… Ezcümle, “Köylerde kahvelere niçin sadece erkekler gider” ya da “Köylerde erkekler niçin sürekli kahvelere gider” sorularının yanıtları ayrı ayrı birer yazı konusu. Bu başlıkları usulca bir kenara bırakıp, kahvehane muhabbetimize devam edelim. 

Tarihimize “kahvehane” özelinde baktığımızda öne çıkan bir tarih var. Maria Pia Pedani,  “Osmanlı’nın Büyük Mutfağı” adlı kitabında bu özel tarihi şöyle aktarıyor:

“1554’te İstanbul mutfağında ufak çaplı bir devrim yaşandı: Şems adında bir Halepli tarafından ilk kahvehane açıldı; bunu daha sonra Şamlı Hakim kahvehanesi izledi.”

Kahve içeceği Osmanlı’da daha önceden de biliniyor ama özellikle tekke dervişleri tarafından, uyarıcı etkileri nedeniyle içilmesi onaylanmıyordu ve hatta idare tarafından zaman zaman yasaklanmıştı. Kahvehanelerin açılmasıyla birlikte kahvenin de kaderi değişti ve bu içecekle tanışan halk, askerler ve Pedani’nin deyimiyle “keyfine düşkünler ve yazar çizerler” tarafından hemen sevildi. Tarihçilere göre bu kahvehaneler, bundan ancak 200 yıl sonra Avrupa’da belirmeye başlayacak ve özellikle Aydınlanmacıların bir araya gelip; tartıştıkları, satranç benzeri oyunlar oynadıkları, şiir dinletileri yaptıkları mekanların ilk örnekleri olarak kabul edilmekte. 

Nasıl ki bugün köylerdeki kahvehaneler köy halkı için buluşma yeri; aynı durum sözünü ettiğimiz yıllarda Osmanlı toplumu için de geçerliydi. “Kahve bahane, sohbet şahane” amiyane tabiriyle, halk kahvehanelerde toplanmaya başlayınca dönemin yönetimi durumdan rahatsız oldu; zira toplanan halk konuşuyor, değerlendiriyor ve çeşitli konularda kamuoyu oluşuyordu. Bu tedirginliğin etkisiyle Sultan I. Süleyman kahveye ek bir vergi koyarak, kahvenin tüketim fiyatının yükselmesini sağladı. Bu müdahale ile kahvehaneler bir süre için sadece çok parası olanların gidebildiği birer mekana dönüştü ve halkın ayağı kahvehanelerden kesildi. Buna rağmen zaman içinde sayıları 50’yi bulan kahvehaneler tekrar halkın ilgi odağı ve buluşma yeri olmayı başardı. 

Sonrasındaki gelişmeleri Maria Pia Pedani,  “Osmanlı’nın Büyük Mutfağı” adlı kitabında (Sayfa 50-51) şöyle aktarıyor:

“Bu arada din adamları da zihni bulandırarak insanları delirttiğini düşündüklerinden bu kara içeceğe karşı çıkmaktaydılar. (…) Sultan I. Süleyman ve Sultan II. Selim (1566-1574) döneminin ünlü kadısı Şeyhülislam Ebussuud Efendi kesin bir şekilde kahveyi yasaklayan bir iki fetva vermiştir. Buna karşın kahvehanelerin sayısı artmaya devam etmiş, on altıncı yüzyılın sonunda yaklaşık altı yüzü bulmuştur. Bu arada, bu kahvehaneleri açık tutmak için her türlü yol da denenmiştir. (…) Baştakilerin sert tepkisiyle İstanbul halkı arasındaki bu mücadele halkın lehine sonuçlandı0 Kahve öylesine yayılmıştı ki halkın hayatından çıkartılamadı. Kızgın kahve severlerin başkaldırma riski ortaya çıktı. Böylece 1591’de başka bir şeyhülislam, Bostanzade Mehmet Efendi, kahveye itibarını geri veren bir fetva yayınladı. Fetvasında, kahve çekirdeği az kavrulursa haram bir içecek olmayacağını belirtti. Belki de bu yüzden, İtalya’da alışık olunun çok kavrulmuş kahve çekirdeğinden yapılan kahvenin aksine, Türk kahvesi az kavrulmuş kahve çekirdekleriyle yapılır.”

Blog yazımıza “Kahvehane denildiğinde aklınıza ne geliyor?” sorusuyla başlamış ve bazı tahminlerde bulunmuştuk. Ardından, şehirlerdeki kahvehaneleri es geçip, özellikle köy kahvehanelerine dair gözlemler yaptık. Farkındaysanız “kahvehane” denildiğinde ne sizlerin aklına “kahve” içeceği geldi, ne de biz gözlemlerimizi paylaşırken kahveden bahsettik. Oysa Maria Pia Pedani’nin kitabından yaptığımız alıntılar gösteriyor ki, kahvehanelerin kuruluşundan, o aklımıza hiç gelmeyen kahve içeceği belirleyici, ana öğeymiş. Sonraki gelişmeler biraz karışık: Yöneticiler gerçekten kahvenin uyuşturucu bir etkisi olduğu için rahatsız olup –özellikle din insanları üzerinden- yasaklar mı getirdi; yoksa halkın bir araya gelmesinden mi rahatsız oldu dersiniz? Görünen o ki, insanlar kuruluş aşamasında gerçekten “kahve içmek” bir araya gelmiş olsa da zamanla kahve bahaneye döndü ve toplum bir arada zaman geçirmeyi sevdi. Yüzyıllar sonra adı “kahvehane” olmakla birlikte, tüketilen ana içeceğin çay olduğu kahvehaneler bugün “buluşma ve sosyalleşme mekanları” olarak tezahür etmiş durumda. Böyle bakıldığında “cafe / kafe” olarak adlandırılan mekanların da 1554’te Şems adında bir Halepli tarafından İstanbul4da açılan o ilk kahvehanenin devamı olduklarını söylemek gayet mümkün. 

Mahalle arasında ya da köyde olsun, adı kahvehane ya da cafe olsun görünen o ki: “Kahve bahane, sohbet şahane.”

İşte böyle sevgili dostlar…

Mutfağımızın, yemek kültürümüzün bir tarihi var ve her daim feyz aldığımız bu tarih, lezzetleri kadar ilginç bilgileri de ihtiva ediyor. 

Bir sonraki blog yazımızda buluşmak üzere, sıhhat ve afiyetle kalın.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir