Dedemden Hikayeler 02: Hamalın Küfesi

Bir zamanlar Balıkpazarı ve Yemiş İskelesi denen bölge İstanbul Limanı’nın gıda deposu olarak bilinir ve şehrin kalbi bu bölgede atardı. Kesin sınırları belli olmayan bu bölgenin merkezi, bugünkü Eminönü Meydanı’ndan doğuda Keresteciler rıhtımına, güneyde ise surlara kadar uzanırdı. Özellikle Eminönü ve Unkapanı sahili arasındaki bölgede molozlarla doldurulmuş bir alanda kazıkların üzerine temellendirilmiş binalar vardı. Sahildeki iskeleler, arkaya doğru uzanan sokaklardaki envai çeşit gıda ürünü satan dükkanlar ve depolar, balıkçılar, meyhanelerle hareketin bitmediği bir bölgeydi. Balıkpazarının batısında ise Yemiş İskelesi bulunuyordu. Yemiş İskelesi’nin çevresi de bir ticaret ve yaşam alanına dönüşmüştü. İstanbul’a gelen bir ticaret gemisi buralara yanaşır; indirilen mallar birileri tarafından taşınır, birileri tarafından depolanır, birileri tarafından satılırdı… 1836’da Unkapanı-Azapkapı arasına yapılan köprüyle Haliç’in iki yakası ilk kez birbirine bağlanmış, 1845’te ise Eminönü-Galata arasına yapılan köprüyle bağlantı sayısı ikiye çıkmıştı. Şehirle yaya bağlantısının da olmasının etkisiyle bölge, İstanbul’un kalbi olmuş, hayat orada atmaya başlamıştı.*  

Bu dönemde en önemli mesleklerden biri; belki de birincisi hamallıktı. Gemilerin yanaştığı iskeleler ile civardaki çarşı, dükkan ve depolar arasında taşımacılık yaparlar, sabahın erken saatlerinden akşama kadar taşır dururlardı. Hamallık o dönem muteber meslekler arasındaydı. Taşıdıkları mala ve bu malın ağırlığına göre arka, sırık, sedye, at ve küfe hamalı gibi isimlerle anılan hamalların kazancı, diğer mesleklerle kıyaslandığında gayet iyiydi. Kaynaklara göre bir hamalın aylık ortalama geliri, bir daire müdüründen daha fazlaydı. Hepsi son derece kuvvetli insanlar olan hamalların diğer ortak fiziki özellikleri ise tıknaz, kaslı, geniş omuzlu olmalarıydı.** 

Mancacı Cemal’in anlattığı hikayede adı geçen Sarıkeçili Bekir, Toros yörüklerindendi. Bakmayın bir çırpıda nereli olduğunu söylediğimize; ta ki gemilerden birinde tanıdığı biri çıkıp da onun Sarıkeçili olduğu söylediği güne kadar, Yemiş İskelesi’nde uzun süre kimse bilmedi nereli olduğunu. Askerden komutanı olan Hamalbaşı Salih kefil olmuştu da girmişti zaten işe. 93 Harbi’nde, bir çatışma sırasında Bekir, Salih’in hayatını kurtarmıştı. Ne zamanki İstanbul’da karşısına çıkınca da onu evladı gibi sahiplenmiş, hemen yanında işe almıştı. Tüm hamallar güçlüydü güçlü olmasına; ama Sarıkeçili Bekir daha güçlüydü sanki. Çok az konuşur, hiç yorulmadan çalışırdı. Kendine kefil olan Hamalbaşı Salih’in yüzünü hiç karartmamıştı.  

Dönemin tüm hamalları gibi o da bakımlı ve temiz görünmeye özen gösterirdi. O dönemde hamalların kaytan bıyıkları pek meşhurdu. Her birinin, yanında taşıdığı tarak, cep aynası ve küçük makaslarıyla aralarda bıyık bakımı yapmaları pek doğaldı. Sarıkeçili Bekir de her fırsatta kaytan bıyıklarını düzeltir, sonra tarağını poturuna sıkıştırır, işine bakardı.**

Gün doğarken işinin başına gelir, öğlen yemeği vakti bir kaybolurdu. Döndükten sonra akşama kadar aralıksız çalışırdı. Dedik ya pek kimseyle konuşmaz, denileni yapardı. İşe başlarken tek şart koşmuştu hamal başına: “Bana her işi yaptır; ama sedye hamallığı ettirme.” O dönem kısa mesafeler için bir tahtırevan üzerinde insan taşıyan hamallara verilen isimdi bu: “Sedye hamalı.” Hamalbaşı Salih, bu genç yörüğün mevzuyu gurur işi yaptığını anlamış ve çok uzatmadan onu en ağır yükleri taşıyan, gemilerden dükkan ve depolara malları götüren “arka hamalı” yapmıştı. 

Hamallar arasında sık sık tartışmalar çıkardı… Bir de hamalların, hamalbaşı ile ters düşmesi adettendi. Zira onlara iş bulan, paraları toplayan, hamalların sağlıklarından ve yaptıklarından sorumlu olan hamalbaşı; bunun karşılığında da payını alırdı. Hal böyle olunca “Bana az iş verdin, ona çok”, “Bana az para verdin, ona çok” derken gerilirdi ortam bazen. Sarıkeçili Bekir’in ise herhangi bir işe itiraz ettiği, kimseyle kavga ettiği görülmemişti. Bekir’in gücü, kuvveti, sessizliği, saygısı ve düzgün görünümü zamanla dükkan sahiplerinin bir bir dikkatini çekti. Gemilerden pazara yük taşımak yerine, çarşıdan evlere ve şehre gönderilecek yükler için kullanılmaya başlandı. Aslında bu durum, arka hamallığından,  küfe hamallığına geçiş anlamı taşıyordu; zira küfe hamalları genellikle çarşı pazarlardan evlere sebze meyve taşırlardı. O güne kadar çok ağır yükleri taşımış Sarıkeçili için bu yükler hafif geliyor, yükü almasıyla köprüyü geçip Galata’ya ulaşması bir oluyordu. Artık fazlaca iskeleye inmiyor, taşıdığı malları daha çok çarşı içindeki dükkanlardan alıyordu…

Günlerden bir gün Yemiş İskelesi’ne yanaşmış bir geminin yanından bağırtılar geldi. Gün içinde zaman zaman olan şeydi bu ya, bu sefer ilginç olan taraflarından birinin Sarıkeçili Bekir olmasıydı. Bir tacir, sıra sıra önüne dizdiği bez torbalardaki malları Galata’daki bir sefarethaneye götürmesini istiyor; ama Bekir kabul etmiyordu. Normalde bu durumlarda hızla bir başka hamal devreye girer ve mevzu uzamazdı; ama bu sefer tacir inat etmiş, esnaf nizamnamesine göre yükü reddetme hakkı olmayan Bekir’in üzerine geliyordu. Sesler ayyuka çıkınca Hamalbaşı Salih seğirtip, yanlarına vardı.

– Neler oluyor burada?

– Hamalbaşı, adamın yükümü taşımak istemiyor. 

– Beyim, hemen başka hamal verelim size. Ben onun hesabını ayrıca sorarım.

– Olmaz, bu taşıyacak! Kanunu uygula, işin ne senin?

Hamalbaşı şaşırmıştı. Zira dedik ya hiç alışık değildi Bekir’in sorun çıkarmasına. Eğilip, yüke baktı. Bez torbadan sızan su, toprak zemini çamur etmişti. Kesif bir de koku yayıyordu. Salih, Bekir’in daha önce böyle yükler de taşıdığını görmüş olduğu için farklı bir sebep arayarak, “Derdin ne senin oğul?” dedi. “Ben bu yükü şimdi taşıyamam” dedi Sarıkeçili.

  • Niye oğlum? Sebebini söyle hele.
  • Sebebini söyleyemem; ama bu yükü şimdi taşıyamam.

Hamalbaşı sormaktan yoruldu, Bekir aynı yanıtı vermekten yorulmadı. İşin kötüsü, tacirin inadı da geçmedi. İş büyüdü, sesler yükseldi. 

Yüksek mertebelerde tanıdıkları da olan tacirin baskısıyla, pazarın yiğitbaşısı çağrıldı. Bu yiğitbaşılar kadı tarafından görevlendirilmiş, bir nevi devlet memuru idiler. Her pazar ya da limanın bir yiğitbaşısı olurdu ve kanunu nizamı temsil ederdi. 

Yiğitbaşı geldi, ki sık olmazdı bu, mevzuyu dinledi. Hamalbaşı Salih, biraz da Bekir’i kollamak için yiğitbaşının kulağına eğilip “Bez torbalarda, yabancı memleketlerden gelen peynirler var beyim” dedi, “Hem sulanmış, hem de pek bir pis kokuyor…” Bir tereddüt edip, çekine çekine tamamladı sözünü: “Allah affetsin, ayak kokusu gibi sanki.” 

“Kes” dedi yiğitbaşı. Tacirin belli ki arkası pek sağlamdı. Zaten boş adam sefarethaneye mal mı gönderirdi? Dönüp bir kez de o söyledi, hatta emretti, Sarıkeçili Bekir’e:

  • Hemen al yükünü, yoluna koyul.
  • Bu yükü şimdi taşıyamam.

Bu gidişat iyi değildi… Hamalbaşı “Al yükü oğlum, işin bitince yıkarsın küfeni iyice, sabaha kurumuş olur” dese de ne Bekir’in sözü değişti, ne de gidişatın yönü.

Çok kızan yiğitbaşı, emri verdi. 

Sarıkeçili Bekir iskeledeki işinden atıldı.

Bir nebze pişmanlık ifadesi olmayan gözleriyle, Hamalbaşı Salih’e baktı Bekir; bakışlarıyla helallik istedi. Bir yanı pek bir kızgın olsa da Hamalbaşı Salih, bakışlarıyla helalliği verdi. Bekir boş küfesini sırtladı, köprüye doğru yol aldı. 

Sarıkeçili Bekir daha Galata’ya varmadan Yemiş İskelesi’nde hayat normale döndü. Ne tacir hatırlıyordu Bekir’i, ne yiğitbaşı ne de diğer hamallar. Bir tek Hamalbaşı Salih’in aklı kalmıştı, sırtını dönüp giden yiğitte. Önce yiğitbaşının yanına gitti. Allem etti, kallem etti; ne kadar hatırı varsa aldı ortaya seriverdi. Önce bir iki direnen yiğitbaşı, sonunda pes etti ve Sarıkeçili Bekir’i affetmeye ikna oldu. 

Bütün bunlar olurken akşam vaktiydi zaten… İşin bitmesiyle birlikte Hamalbaşı Salih Tophane’deki hamal kahvehanesine seğirtti. Bekir’e müjdeyi verip, ertesi sabah işe gelmesini söyleyecekti. Hamalların buluştuğu, günlük mevzuları konuştuğu bu kahvehanelere bir hamalbaşının gelmesi çok sık olmazdı. O yüzden gelişi dikkat çekti. Tanıdık birkaç hamal ayağa kalkıp karşıladılar onu. Tophane civarında oturduğunu bildiği Sarıkeçili Bekir’i arıyordu… 

Evini tarif ettiler. Kahveden çıkıp, tarife göre yokuş yukarı yürümeye başladı. Az biraz sonra soluklanmak için bir taşın üzerine oturdu ki köşeden Bekir’in döndüğünü gördü. Hava kararmış olsa da Bekir’in bir duruşu, bir yürüyüş tarzı vardı; uzaktan tanımıştı onu. İyi de gecenin bu vakti ne yükü taşımaktaydı? Zira dolu küfesi sırtında, aşağı doğru gelmekteydi Bekir.

İki adım geri çekilip gizlendi, Bekir’in önünden geçmesine izin verdi. O da ne? Küfesinde biri vardı. Merakı iyice arttı. Arkalarından takibe başladı. Sarıkeçili Bekir ve küfesindeki yolcu, sahile kadar gittiler. Bekir küfesini nazikçe yere indirdi, küfenin içindekini kucaklayıp çıkardı ve sahile oturttu. Kendi de yanına oturdu. Bekir’in küfesindeki bir kadındı. İkili, oturmuş konuşurken bir hareketlenme oldu. Sarıkeçili Bekir, ayağa kalkıp delirmiş gibi hareketler yapmaya, dans etmeye başladı. Ara ara durup, yerde oturan kadına sarılıyor, sonra yine çıldırıyordu.   

İçinden “Yeter artık” diyen Hamalbaşı Salih daha fazla dayanamadı, koşarak destursuz yanlarına vardı. Bekir hem şaşırmış, hem telaşlı, hem utangaç ama biraz da kızgın karşısına durdu: 

  • Komutanım ne yapıyorsun burada?
  • Bekir asıl sen ne yapıyorsun burada? Bu hallerin nedir? 

Karşılıklı yanıt verilmeyen sorulardan sonra, kaçışı olmadığını anlayan Bekir buyur etti Salih’i ve yanındaki kadını tanıştırıp, hikayelerini anlattı. 

Kadın, Sarıkeçili Bekir’in memleketten yavuklusu idi. İzdivaç için aşiretten izin çıkmayınca Bekir, yavuklusu Aydilek’i kaçırmıştı. Kaçarken yolda başlarına türlü işler gelmiş, takip eden abileri tarafından her ikisi de vurulmuştu. Kendi de yaralanan Bekir acısını unutmuş, yavuklusunu sırtlamış, kaçmayı başarmışlardı. Gece boyu böylece gidip, ancak ertesi sabah sığındıkları köyde, köyün şifacısı Aydilek’in ancak hayatını kurtarabilmiş; ama genç kadın kötürüm kalmıştı. 

Kendine geldikten sonra Bekir sevdiceğini sırtladığı gibi İstanbul’un yolunu tutmuştu. Payitaht büyüktü. Elbet onlara da bir çatı, bir döşek bulunurdu koca şehirde. Hem onları orada kimseler de bulamazdı. Dedikleri gibi de olmuştu. Bekir her sabah işe gidiyor, öğlen eve gelip eğer bir ihtiyacı varsa Aydilek’e yardım ediyordu. Akşam da koşa koşa eve gitmesinin nedeni aynıydı. 

Aydilek tüm gün evde sıkıldığı için de bazı akşamlar onu küfesine alıp, sahile indiriyordu. O sabah evden çıkarken, Aydilek mahcup bir ifadeyle Bekir’den bir şey istemişti. Aydilek normalde Bekir’den hiçbir şey istemezdi. O gün isteyeceği tutmuştu. 

  • Bekir, yeni ay var değil mi bu gece?
  • Evet Aydilek’im, yeni ay var.
  • Senden istesem, bu akşam beni sahile götürür müsün?
  • Götürmem mi sevdiceğim? Elbet götürürüm. 

Hep Bekir’in zoruyla çıkarlardı evden. Aydilek, Bekir’in onu sırtında taşımasına üzülür, onu yormak istemediğinden bin dereden su getirirdi gitmemek için. O gün belki de ilk defa isteyeceği tutmuştu. Akşamı zor eden Bekir, tam da iş bitecekken o kötü kokan ve suyu akan bez torbaları taşıması istenince bunu yapamamıştı işte. Taşısa, küfeyi temizleyecek zaman yok. Temizlemese nasıl kıyıp da Aydilek’i o kokunun içine koyup da sahile götürecek? Öte yandan zaten peşlerindekilerden korkularına, en yakınına bile söyleyememiş Aydilek’in varlığını; açıklayamıyor da o yükü almamasının sebebini… Her şeyi göze almıştı yavuklusunun isteğini yerine getirmek için. Buna, işinden olmak da dahildi.

Olan bitenden habersiz, iki adamın konuşmaları dinleyen Aydilek, hüzne dalmıştı o arada; zira tüm bu olanları, Bekir’in işsiz kaldığını, üstelik bunun biraz da kendisi yüzünden olduğunu o anda öğrenmişti. Sevdiceğinin karalar bağladığını gören Bekir, o hüznü dağıtmak için tekrar gürleştirdi sesini:

  • Salih komutanım, biz Türkmenler için ay ne anlama gelir bilir misin?
  • Bilmem evlat. Ne anlama gelir?
  • Dolunay yaşlanmadır, ölümdür. Hilal ay, olgunlaşmadır. Yeni doğan aysa yenilenmedir, dirilmedir, doğumdur. 
  • Pek güzelmiş.
  • Bu gece nedir komutanım?
  • Yeni ayın ilk günüdür evlat.
  • İşte komutanım, Aydilek sevdiceğimin bilhassa bugün sahile inmek istemesinin nedeni, yeni ayın doğuşuymuş meğer. Zira komutanım, bana müjdeli bir haberi varmış. 

Bekir, yan gözle Aydilek’e baktı. Mahcup kadının gülümsemesinden cesaret alıp, devam etti. Bizim için “Çocuğunuz olmaz” demişlerdi komutanım; ama yeni ayla beraber aldım müjdeyi ki Allah nasip ederse baba oluyormuşum. 

“İyi de nasıl olacak Bekirim” diyen sesi duyuldu Aydilek’in: “Baksana işsiz de kalmışsın.”

Bu sefer ayağa kalkma sırası Hamalbaşı Salih’e gelmişti. Salih kollarını kocaman açıp, Bekir’e sarıldı. “Hey gidi Sarıkeçili Bekir” dedi ve kolları omuzlarında konuşmasını sürdürdü: “Başta bana şart koşmuştun ya, her işi yaptır ama bana sedye hamallığı ettirme diye, şimdi anlıyorum nedenini. Meğer senin sedye hamallığın tek kişiyeymiş gönlüne kurban olduğum yiğit.” 

Hamalbaşı, sonra Aydilek’e dönüp, müjdeyi verdi: “Bacım, dert etme sakın. Evladın kısmetiyle geldi demek; çünkü Bekir atılmadı, yiğitbaşı onu affetti.”

Bu anlatılanlar, İstanbul Tophane sahilinde, tepede yeni ay doğarken yaşandı. Eksiği fazlası varsa, affola. Zira Bekir’in oğlu Ayhan’ın sünnet yemeğini yapan aşçı Mancacı Cemal, hikayeyi bizzat Sarıkeçili Bekir’den, onun eksik bıraktıklarını ise Hamalbaşı Salih’ten dinlemiştir söylediğine göre. 

Ne zaman yeni ay olsa İstanbul’da, Mancacı Cemal bir yolunu bulur anlatırdı bu hikayeyi. “Hikayeler anlatıldıkça yaşar” düsturundan hareketle, biz de sizinle paylaşmak istedik. Kim bilir belki yeni ay oldukça siz de bizi hatırlarsınız. 

Bir sonraki hikayemizde buluşmak üzere sağlıklı kalın, sağlıcakla kalın. 

Kaynaklar:

* Artık izi kalmamış, ama 1900’lerde “İstanbul’un gıda deposu” olarak bilinen Balıkpazarı ve Yemiş İskelesi’ne dair bilgilerin derlenmesinde VIII. Türk Deniz Ticareti Tarihi Sempozyumu’nda, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Şehir ve Bölge Planlama Anabilim Dalı’ndan Murat Tülek tarafından yapılan sunumdan faydalanılmıştır. 

** Dönemin hamallık mesleği ve hamalları hakkındaki bilgilerin derlenmesinde Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Gülay Kırpık’ın “Osmanlı’da Hamallık Mesleği ile İlgili Arşiv Bilgileri” ve Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü’nden Öğretim üyesi Abdullah Lüleci’nin “Yük Taşımacılığından Devlete İsyana: Ermeni Hamallar” adlı makalelerinden faydalanılmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir